Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Avukat
Tüm Yazıları

Neredesin?

17 Eyl 2026, 11:14 · 183 okunma

 

"Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"

Oğuz Atay yazmış bunu. Korkuyu Beklerken'in son öyküsünün son cümlesi. Kitabı kapatırken okura dönüp öylece sormuş. Elli yıl önce.

Ne tuhaf soru.

Yazar buradayım diyor. Kitabın içinde, sayfanın üstünde, mürekkebin altında. Onun yeri belli. Sen neredesin?

Ben bu cümleyi ilk okuduğumda gülmüştüm. Sonra bir gün, bir sofrada, beş kişiyle otururken hatırladım. Beş kişiydik. Masada hiç kimse yoktu.

Şöyle bir şey vardı çocukluğumda: kapı önünde sandalye. Her mahallede, her sokakta. Bir adam oturur, o sandalyede oturur, oradan başka hiçbir yerde olmazdı. Sokak geçerdi önünden. Bakkal çırağı, kediler, okuldan dönen çocuklar, cenaze, düğün. Adam oradaydı. Ona bir şey sorsanız cevap verirdi, çünkü oradaydı.

Bugün kimse hiçbir yerde değil.

Otobüsteyiz ama otobüste değiliz. Sofradayız ama sofrada değiliz. Bir cenazedeyiz, ekrana bakıyoruz. Bir düğündeyiz, ekrana bakıyoruz. Vücut bir yerde, adam başka yerde.

Nerede peki?

Bunu soruyorum çünkü cevabını bilmiyorum. Ekranın içinde değil; ekran bir yer değil. Ekranın gösterdiği yerde de değil; orası da bir yer değil, orası bir başkasının gösterdiği bir şey. O zaman nerede?

Hiçbir yerde olmak diye bir şey var mı?

Galiba var. Galiba icat ettik. Kapı önündeki sandalyeyi kaldırdık, yerine hiçbir yeri koyduk. Ve hiçbir yer çok kalabalık.

Atay'ın sorusu sinirlendirici bir soru, farkındayım. "Ben buradayım." Bir iddia bu. İnsanın bir yerde olduğunu söylemesi, orada durması, oradan seslenmesi. Bunu bugün kim söyleyebilir? Ben buradayım, bu sofradayım, bu sokaktayım, bu sandalyedeyim, başka hiçbir yerde değilim.

Söyleyen var mı?

Belki de yazarlar hâlâ söyleyebiliyor. Yazı öyle bir şey; yazarken başka bir yerde olamıyorsunuz. Sayfa sizi tutuyor. Belki bu yüzden Atay o soruyu sorabilmiş: kendi yerinden emin olan, karşıdakinin yerini sorabilir.

Ben bu satırı yazarken buradayım. Bunu biliyorum.

Siz okurken neredesiniz?

Ekranda okuduğunuzu biliyorum. Mesele o değil. Mesele, okurken burada olup olmadığınız. Yarım gözle mi okuyorsunuz, yoksa bir sandalyeye oturup mu?

Kapı önündeki adamı düşünüyorum. Sandalyesini, sokağını. Bir şey sorsanız cevap verirdi.

Bugün aynı masada, aynı odadaki birine bir şey sorsak, ne kadar sonra "efendim?" der?

O "efendim?"in içinde ne var? Bir yerden dönmek var. Bir yere gelmek var. Demek ki gitmiştik.

Nereye?

Atay elli yıl önce sormuş. Cevap vermedik. Soru hâlâ orada, kitabın içinde, oturuyor.

Kapı önündeki sandalye gibi.

Dün yürümek üzerine konuşmuştuk, sanırım başka bir yazıda durmak, anlamak ve bunlar için dinlemek üzerine de konuşmalıyız. Zira nereden gelip nereye gittiğimizi anlamak için, “an”dakalabilmeli ve tüm varlığımızla orada olup dinleyebilmeliyiz.