BENİM İLK UYUM HİKÂYEM: BİR ÖĞRETMENİN SÖZÜ, BİR ÇOCUĞUN ÖMRÜNDE YANKILANIR
BENİM İLK UYUM HİKÂYEM: BİR ÖĞRETMENİN SÖZÜ, BİR ÇOCUĞUN ÖMRÜNDE YANKILANIR
Ben 30 yılı aşkın süredir eğitim camiasının içindeyim. Bugün okul müdürü olarak sürdürdüğüm eğitim hayatıma yaklaşık 30 yıl önce öğretmen olarak başladım.
Ama benim eğitim yolculuğum aslında öğretmen olduğum gün başlamadı.
Benim hikâyem, yedi yaşında ilkokul birinci sınıfa başladığım gün başladı.
Ve bugün size, benim ilk uyum hikâyemi anlatmak istiyorum.
Bir eylül ayıydı…
Yedi yaşıma basmış, ilkokula başlamıştım. Ablamla birlikte köyde yaşıyorduk. Kalabalık bir aileydik. Köyde geçinmek gittikçe zorlaşınca ailemin diğer fertleri daha önce şehre göç etmişti.
Bizim köyde ineklerimiz, tavuklarımız, küçük bir de buzağımız vardı. Onlar bizim için yalnızca hayvanlarımız değil, hayatımızın ve geçimimizin bir parçasıydı. İneklerimizin sütünü içer, tereyağı ve peynir yapar, tavuklarımızın yumurtalarını tüketirdik.
Kendi küçük dünyamızda mutluyduk.
Köyümüzün kendine has bir güzelliği vardı. Kışın sert ayazına inat karları delip çıkan kardelenler, zemheri ayında açan çiğdemler, baharda kekik kokan dağlar…
Bir de küçük köy okulumuz…
Birleştirilmiş sınıflı, toplam mevcudu otuzu bile bulmayan, tek katlı; siyah önlüklü, kırmızı yanaklı, gürbüz çocukların olduğu sıcacık bir okul…
Bizim dünyamız orasıydı.
Ta ki bir gün kötü bir sürprizle karşılaşıncaya kadar…
Tek öğretmenimiz Musa Öğretmenimizin tayini çıktı ve köy okulumuz bir anda öğretmensiz kaldı.
Babam, eğitimimizden mahrum kalmamamız için artık bizim de şehre gitmemiz gerektiğini söyledi.
İşte benim için gerçek anlamda ilk “uyum haftası”o zaman başladı.
Ama benim uyum haftam bugünkü gibi etkinliklerle, oyunlarla ve tanışmalarla başlamadı.
Sevdiğim köyümden ayrılmak zorunda kaldım. Alışkanlıklarıma, arkadaşlarıma, doğup büyüdüğüm topraklara veda ettim.
Bir tarafım gitmek istemiyordu. Ayaklarım geriye geriye gidiyordu.
Ama gitmek zorundaydık.
Bu göç, çocuk kalbimde yıllarca ince bir sızı olarak kaldı.
Sonra şehir okulundaki ilk günüm geldi.
Babamın elini sımsıkı tutuyordum. Sanki elini bıraksam o kalabalığın içinde kaybolup gidecektim.
Köyümdeki küçücük okuldan ayrılmış, kocaman ve kalabalık bir şehir okuluna gelmiştim.
Babamın elinden tutarak sınıfa girdim.
O günün hayatımın dönüm noktalarından biri olacağını bilmiyordum.
Sınıf, köyümüzdeki okulun bütün öğrencilerinden daha kalabalıktı.
Babam beni öğretmenime gururla tanıştırdı. Çünkü ben köy okulunun en çalışkan kızı, örnek öğrencilerinden biriydim.
Öğretmenim bana baktı ve:
“Köyden, kıyıdan, köşeden gelenler de hep beni bulur.” dedi.
Ardından sinirli bir şekilde:
“Okuma biliyor mu?” diye sordu.
Babam gururla:
“Tabii ki biliyor. Benim kızım okulun birincisiydi.” dedi.
Ama babamın bu sözleri öğretmenimin umurunda bile olmadı.
O anda kendimi sanki bir kafese girmiş gibi hissettim.
Öğretmenimin yüzü güzel görünüyordu ama ben, yedi yaşındaki çocuk kalbimle onun ruhundaki önyargıyı hissetmiştim.
Öğretmenim beni arka tarafta bir kız öğrencinin yanına oturttu.
“Senin adın ne?” diye sordum.
“Tülin.” dedi.
“Benim adım da Ayfer.” dedim.
Tülin derslerle pek ilgilenmiyor gibiydi. Önlüğü yıpranmış, defteri kırış kırıştı. Ben alışık olmadığım bu dağınıklığa şaşırmıştım.
Teneffüste dördüncü sınıfta okuyan abim ve beşinci sınıfta okuyan ablam yanıma geldiler.
Onları görünce dünyalar benim oldu.
Çıkışta beni sınıftan ayrılmamam konusunda tembihleyip gittiler.
Son ders öğretmen ödev veriyordu. Can kulağıyla dinliyordum ama hiçbir şey anlamamıştım.
Tülin’e dönüp:
“Sen anladın mı?” diye sordum.
Tülin bön bön yüzüme baktı.
Nihayet çıkış zili çaldı.
Benim için kâbus gibi geçen ilk gün sona ermişti.
Çocuklar bağrışarak, birbirlerini iterek, sıralara çarparak sınıftan çıkıyordu. Ben çıkmadım.
Abimle ablamı bekledim.
Geldiklerinde birbirimize sarıldık.
“Günün nasıl geçti?” diye sordular.
Söyleyebildiğim tek kelime şuydu:
“İyi.”
Aslında iyi olmadığımı anlamışlardı.
Ama beni daha fazla üzmemek için üzerime gelmediler.
Günler geçti.
Ben yavaş yavaş şehre, yeni okuluma ve yeni hayatıma alışmaya başladım.
Çok geçmeden öğretmenimin de dikkatini çekiyordum. Derslerde verdiğim cevaplar, derse katılımım, çalışkanlığım ve ailemden aldığım terbiye fark edilmeye başlamıştı.
Öğretmenimin bana karşı ilk gün taşıdığı önyargı da yavaş yavaş kırılıyordu.
Bir gün okulda bir duyuru yapıldı.
İstiklal Marşı’nı güzel okuma yarışması düzenlenecekti.
Gece gündüz çalıştım.
Ve 750 öğrencinin katıldığı yarışmada İstiklal Marşı’nı hiç hata yapmadan, bütün millî duygularımı yansıtarak okudum.
750 öğrenci arasından birinci oldum.
O gün yalnızca bir yarışmayı kazanmadım.
Ailemin, okulun ve hatta ilk gün bana önyargıyla yaklaşan öğretmenimin gururu oldum.
Belki de en önemlisi, o ilk gün kendimi içinde hissettiğim kafesten çıktım.
Çocuk kalbimde açılan yaralar yavaş yavaş iyileşmeye başladı.
Fakat o ilk günün izi hiç silinmedi.
Tam tersine, beni yıllarca çalışmaya, okumaya, öğrenmeye ve kendimi geliştirmeye itti.
Yedi yaşımda köyden şehre geldiğimde öğretmenimin dışlayıcı tavrının küçük kalbimde oluşturduğu sızı beni öylesine kamçıladı ki gecemi gündüzüme kattım.
Okudum.
Çalıştım.
Ve yıllar sonra, 22 yaşımda hayalimi gerçekleştirdim.
Öğretmen oldum.
İşte o gün kendime bir söz verdim:
Ben, köyden, kıyıdan, köşeden gelen hiçbir çocuğa önyargıyla yaklaşmayacağım.
Çünkü ben o çocuğun ne hissettiğini biliyordum.
Bu nedenle öğretmen olduğum yıllar boyunca sınıfımda hiçbir zaman bir “önyargı” oluşturmadım.
Her çocuğa önce insan olarak baktım.
Çünkü biliyorum ki bir öğretmenin tek bir sözü, bir çocuğun kalbinde yıllarca kalabilir.
Ama yine biliyorum ki bir öğretmenin sevgisi, güveni ve inancı da bir çocuğun bütün hayatını değiştirebilir.
Bugün 30 yılı aşkın eğitim hayatımın ardından okul müdürü olarak görev yaparken, her eylül ayında yeni bir başlangıç yapıyorum.
Ve her uyum haftasında kendime aynı şeyi hatırlatıyorum:
Her çocuğun bir hikâyesi var.
Belki sınıfa sessiz geliyor.
Belki korkuyor.
Belki ailesinden ilk kez ayrılıyor.
Belki kendini yetersiz hissediyor.
Belki de benim gibi yeni bir dünyaya, babasının elini sımsıkı tutarak giriyor.
Biz eğitimcilerin görevi yalnızca çocuğu okula uyumlandırmak değildir.
Asıl görevimiz çocuğa:
“Burada güvendesin. Burada değerlisin. Burada sana inanıyorum.”
duygusunu yaşatabilmektir.
Çünkü bazen bir çocuğun hayatındaki en büyük dönüşüm, karşısına çıkan tek bir öğretmenin bakışında ve söylediği tek bir cümlede saklıdır.
Benim hikâyem böyle başladı.
Yedi yaşındaki bir köy çocuğunun uyum hikâyesi, bugün 30 yılı aşkın süredir eğitim camiasında görev yapan bir eğitimcinin hayat hikâyesine dönüştü.
Ve ben hâlâ öğreniyorum.
Hâlâ çocuklardan öğreniyorum.
Hâlâ her yeni eğitim yılında yeniden başlıyorum.
Çünkü benim için;
Eğitimde her eylül, yeniden başlamaktır.
Ayfer YILMAZ
Oğuz Kağan İlkokulu Müdürü
