Adnan KUM
Adnan KUM
Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

PKK SİLAH BIRAKIRKEN ASIL SORU: TEHDİT BİTİYOR MU, YOKSA ADRES Mİ DEĞİŞTİRİYOR?

11 Ağu 2026, 20:14 · 263 okunma
PKK SİLAH BIRAKIRKEN ASIL SORU: TEHDİT BİTİYOR MU, YOKSA ADRES Mİ DEĞİŞTİRİYOR?

Türkiye, terörle mücadelede yeni ve son derece kritik bir döneme giriyor. TBMM gündemine gelen Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi'ni yalnızca “Kim tahliye olacak, kim hangi hukuki düzenlemeden yararlanacak?” tartışması üzerinden okumak, önümüzde duran büyük resmi gözden kaçırmak olur.

Asıl mesele bundan çok daha önemli.

Türkiye'nin cevaplaması gereken temel soru şudur:

PKK gerçekten ortadan mı kalkıyor, yoksa askerî ve örgütsel kapasitesini başka bir isim ve başka bir coğrafya altında koruyarak yalnızca biçim mi değiştiriyor?

Bana göre yeni sürecin başarısını belirleyecek soru tam olarak budur.

Önce silah, sonra hukuk

TBMM'deki düzenlemenin önemli taraflarından biri, hukuki sürecin örgütün tek taraflı açıklamasına bırakılmamasıdır.

Bir örgütün “kendimi feshettim” demesiyle gerçekten ortadan kalkması aynı şey değildir. Aynı şekilde birkaç yüz silahın kameralar önünde teslim edilmesi veya imha edilmesi de on yıllardır oluşturulmuş askerî kapasitenin tasfiye edildiğini göstermez.

Devlet açısından bakılması gereken tablo daha geniştir.

Silahlar nerede?

Mühimmat nerede?

Komuta kadrosu ne oldu?

Finansman ağı dağıtıldı mı?

Lojistik sistem ortadan kalktı mı?

Tecrübeli örgüt kadroları nereye gitti?

İşte gerçek silahsızlanma bu soruların tamamına verilecek cevaplarla ölçülmelidir.

Bu nedenle yeni dönemin temel prensibi son derece açık olmalıdır:

Önce doğrulanabilir ve geri döndürülemez tasfiye, ardından bireyselleştirilmiş hukuki normalleşme.

Sıralama tersine çevrilirse Türkiye geçmişte yaşadığı sorunlarla yeniden karşılaşabilir.

Her örgüt mensubunu aynı kefeye koymak doğru olmaz

Sürecin toplumsal meşruiyeti açısından bir başka hassas mesele daha var.

Yalnızca örgüt üyeliği nedeniyle ceza almış bir kişiyle doğrudan bir askerin, polisin veya sivilin öldürülmesine katılmış bir kişinin hukuki durumunu aynı şekilde değerlendirmek mümkün değildir.

Burada örgütsel suçlarla ağır bireysel suçları birbirinden ayırmak gerekir.

Silah bırakmış, örgütle bağını koparmış ve ağır bireysel suç işlememiş insanların topluma yeniden kazandırılması için mekanizmalar geliştirilebilir.

Ancak kasten öldürme, işkence ve benzeri ağır suçlarda bireysel cezai sorumluluğun korunması gerekir.

Çünkü bu sürecin yalnızca örgüt mensupları yok.

Bir de şehit aileleri, gaziler ve terör mağdurları var.

Kalıcı toplumsal barış, mağdurun adalet duygusunu yok sayarak kurulamaz.

Asıl kritik kelime: “Bağlantılı oluşumlar”

Yeni hukuki çerçevede üzerinde özellikle durulması gereken ifadelerden biri PKK/KCK ile “bağlantılı oluşumlar” meselesidir.

Bu kavramın sınırları doğru çizilmezse gelecekte Türkiye'nin önüne önemli bir problem çıkabilir.

Çünkü günümüzde silahlı örgütler yalnızca isim değiştirerek değil; coğrafya, sembol, organizasyon ve kurumsal kimlik değiştirerek de varlıklarını sürdürebiliyor.

Dolayısıyla PKK'nın tabelasının indirilmesi tek başına yeterli değildir.

Bir örgütün devam edip etmediğine bakarken adına değil, kapasitesine bakmak gerekir.

Komuta aynı mı?

Kadrolar aynı mı?

Silahlar aktarılmış mı?

Finansman devam ediyor mu?

Lojistik ağ korunuyor mu?

Talimat ilişkisi sürüyor mu?

Bu soruların cevabı “evet” ise tabelanın değişmiş olması fazla bir şey ifade etmez.

Ve mesele tam burada Suriye'ye uzanıyor

Türkiye'deki süreci Suriye'den bağımsız değerlendirmek bana göre en büyük stratejik hatalardan biri olur.

Çünkü Türkiye açısından en riskli senaryo şudur:

PKK kendisini fesheder.

Türkiye'deki silahlı faaliyetlerini sona erdirir.

Irak'taki bazı kamplar boşaltılır.

Silahların bir kısmı teslim edilir.

Fakat örgütün yıllar içerisinde yetiştirdiği tecrübeli kadrolar Suriye'ye geçerek SDG/YPG içerisinde faaliyetlerini sürdürür.

Böyle bir durumda Türkiye terör sorununu çözmüş olur mu?

Hayır.

Tehdit ortadan kalkmamış, yalnızca adres değiştirmiş olur.

Üstelik daha büyük bir problem ortaya çıkabilir: PKK'nın yıllar içerisinde oluşturduğu askerî tecrübe ve örgütsel hafıza, Suriye'de farklı bir siyasi ve askerî yapı içerisinde kurumsallaşabilir.

İşte bu nedenle Türkiye'deki silahsızlanma süreciyle Şam-SDG görüşmelerinin birbirinden bağımsız iki dosya gibi görülmemesi gerekir.

SDG Suriye ordusuna katılacak mı? Yanlış soru bu

Bugün Suriye konusunda sık sık şu soru soruluyor:

“SDG Suriye ordusuna entegre olacak mı?”

Bana göre Ankara'nın sorması gereken asıl soru bu değil.

Doğru soru şudur:

SDG Suriye ordusuna nasıl entegre olacak?

Çünkü iki model arasında çok büyük fark var.

Birinci modelde SDG'nin bağımsız komuta yapısı ortadan kaldırılır, ağır silahları devlet kontrolüne geçer ve uygun personeli bireysel olarak Suriye ordusuna veya devlet kurumlarına katılır.

İkinci modelde ise SDG mevcut birliklerini, komutanlarını, silahlarını ve iç hiyerarşisini büyük ölçüde koruyarak Suriye ordusuna blok halinde dahil edilir.

İkinci senaryoda ortada gerçek anlamda bir tasfiye olmayabilir.

Silahlı yapı yalnızca başka bir hukuki kimliğe kavuşmuş olur.

Türkiye'nin uzun vadeli güvenliği açısından bu ayrım hayati önemdedir.

Türkiye ne istemeli?

Türkiye'nin hedefi yalnızca PKK'nın adının ortadan kalkması olmamalıdır.

Örgütün yeniden şiddet üretmesini sağlayabilecek kapasitesinin ortadan kaldırılması hedeflenmelidir.

Bunun için silah ve mühimmatın doğrulanabilir şekilde kayıt altına alınması, komuta-kontrol sisteminin dağıtılması, finansman ve lojistik ağlarının tasfiye edilmesi ve kadroların başka silahlı yapılara aktarılmasının yakından takip edilmesi gerekir.

Özellikle “bağlantılı oluşum” kavramının uygulamada objektif kriterlere bağlanması önemlidir.

İsim değiştirmek tasfiye sayılmamalıdır.

Coğrafya değiştirmek tasfiye sayılmamalıdır.

Silahları başka bir yapıya devretmek silahsızlanma sayılmamalıdır.

Komuta kadrosunu başka bir örgüte taşımak örgütün sona ermesi olarak kabul edilmemelidir.

Geçmişten ders çıkarmak zorundayız

Türkiye bu konuda sıfırdan başlamıyor.

2014 yılında çıkarılan 6551 sayılı Kanun ve geçmiş çözüm süreci önemli bir tecrübe bıraktı.

O dönemden çıkarılması gereken en önemli derslerden biri şudur: Siyasi irade açıklaması ile sahadaki gerçeklik aynı şey değildir.

Bir örgütün çatışmaya ara vermesi başka, yeniden çatışma üretme kapasitesini kaybetmesi başka şeydir.

Dolayısıyla bu kez başarı ölçüsü yalnızca “silahlar sustu” olmamalıdır.

Asıl başarı ölçüsü:

“Bu silahların yeniden konuşmasını sağlayabilecek örgütsel kapasite ortadan kaldırıldı mı?”

sorusunun cevabı olmalıdır.

Barış ile güvenlik birbirinin alternatifi değildir

Türkiye'nin önünde aslında tarihî bir fırsat bulunuyor.

Terörün sona ermesi, silahların susması ve insanların yeniden topluma kazandırılması elbette Türkiye'nin yararınadır. On yıllardır bu mesele için harcanan insan kaynağının, ekonomik kaynakların ve siyasi enerjinin artık ülkenin kalkınmasına yönelmesi büyük bir kazanım olacaktır.

Ancak kalıcı barış ile güvenlik arasında tercih yapmak zorunda değiliz.

Doğru tasarlanmış bir süreç ikisini birlikte sağlayabilir.

Bunun yolu da hukuk ile güvenlik arasında sağlıklı bir denge kurmaktan geçiyor.

Ben bu dengeyi tek bir cümleyle ifade ediyorum:

Hukuki normalleşmenin derecesi, doğrulanmış ve geri döndürülemez silahsızlanmanın derecesiyle orantılı olmalıdır.

Ve son olarak Türkiye'nin önündeki gerçek soruyu tekrar sormak gerekiyor:

PKK'nın tabelasının indirilmesi mi hedefleniyor, yoksa PKK'yı yeniden üretebilecek askerî ve örgütsel kapasitenin ortadan kaldırılması mı?

Eğer cevap ikincisiyse Türkiye'deki süreç ile Suriye'deki SDG meselesini aynı stratejik tablonun iki parçası olarak görmek zorundayız.

Çünkü terör örgütlerinin tarihinde tabelalar değişebilir, isimler değişebilir, coğrafyalar değişebilir.

Devlet açısından önemli olan tabelanın değil, tehdidin ortadan kalkmasıdır.

Adnan KUM
Yazar Hakkında
Adnan KUM Köşe Yazarı

Kamu Politikaları ve Yapay Zekâ Uzmanı

Tüm 2 Yazısını Gör