Derya Eda ERGİN
Derya Eda ERGİN
Ekonomist
Tüm Yazıları

Toplu Taşıma ve Aramızdaki Görünmez Duvarlar

20 Eyl 2026, 21:25 · 8 okunma

Her sabah aynı saatte aynı durağa yanaşan otobüse veya metroya binip, hiç tanımadığımız onlarca insanla yan yana, omuz omuza bir yolculuğa çıkıyoruz. Fiziksel olarak birbirimize o kadar yakınız ki; yanımızdakinin nefes alıp verişini, montunun kumaşını, montuna sinmiş o hafif deterjan kokusunu, hatta bazen kulaklığından dışarı sızan ince cızırtıyı bile hissedebiliyoruz. Ama aramızdaki zihinsel ve duygusal mesafe, sanırım dünyanın iki farklı kutbu kadar uzak. Toplu taşıma araçları, günümüz şehir insanının birbirine en yakın olduğu ama bir o kadar da birbirine dokunmadığı, temas etmekten kaçındığı garip birer "mikro evren".

Masa başından bakınca insan, bu koca metal kutuların içindeki o sessiz uzlaşmayı izlemekten alamıyor kendini. Herkesin cebinde hazır bulundurduğu hayali birer "rahatsız etmeyin" tabelası var sanki. Araca adım atıldığı an, şehir insanının en yetkin olduğu uzmanlık alanı devreye giriyor: Hiç kimseyle göz göze gelmeme sanatı. Bakışlar hızla en yakın cam kenarına, tavandaki tutacaklara, yerdeki aşınmış karolara ya da en güvenli liman olan telefon ekranlarına kilitleniyor. Yanlışlıkla bir anlığına biriyle göz göze gelindiğinde ise hemen hafif bir tedirginlikle bakışlar kaçırılıyor; adeta görünmez bir nezaket veya "bana yaklaşma" diyen bir savunma mekanizması anında devralıyor.

Akıllı telefonlar, bu görünmez duvarların en sağlam tuğlaları kuşkusuz. Ekranı yukarı doğru kaydırma hareketinin o hipnotik ve ritmik temposu, insanı sadece dış dünyadan değil, yanı başındaki insanın varlığından da koruyan sarsılmaz bir kalkana dönüşüyor. Herkes kendi dijital kozasında kendi küçük tiyatrosunu yaşıyor: Biri sonsuz bir sosyal medya akışında komik videolar izleyip yüzünde belirsiz bir tebessümle kaybolmuş, diğeri gürültü engelleyici kulaklığını takıp dış dünyayı tamamen sessize almış, bir başkası ise buğulu camdan dışarı bakarken kafasında geçen ayın kredi kartı ekstresini ya da akşam ne pişireceğini hesaplıyor. Yan yana oturan iki insanın, aynı metrekare içinde birbirinden tamamen bağımsız iki ayrı evrende yaşaması tam olarak böyle bir şey.

İşin en büyüleyici ve bir o kadar da çelişkili tarafı ise, bu kadar insanın hiç konuşmadan, tek bir kelime bile etmeden inanılmaz bir senkronizasyon içinde hareket edebilmesi. Keskin bir fren yapıldığında aynı anda öne doğru sallanan bedenler, yaşlı birine ya da kucağında çocuk olan birine yer verirken kurulan o milisaniyelik sessiz jestler, durak yaklaştığında hafif bir omuz hareketiyle kelimesizce yol istemeler... Aramızda kalın, aşılmaz duvarlar var evet; ama aynı zamanda kimsenin yazılı olarak okumadığı halde mükemmelen uyduğu, garip bir toplu taşıma protokolü de var.  

Peki bu duvarlar gerçekten bir soğukluk veya umursamazlık göstergesi mi? Yoksa her gün milyonlarca insanla dip dibe yaşamak zorunda kalan şehir insanının zihnini ve ruhunu koruma çabası mı? Belki de bu mesafeler, birbirimizin kişisel alanına duyduğumuz zorunlu bir saygının eseridir. Yine de bazen insan düşünmeden edemiyor: Şöyle bir anlığına kafamızı kaldırıp o parlayan mavi ekranlardan sıyrılsak, yanımızda oturan o yabancının yüzündeki kırışıklıklara, gözlerindeki o tanıdık yorgunluğa hafif bir tebessümle karşılık versek, o devasa görünen duvarlar biraz olsun incelmez miydi?